http://ahmetturkan.blogcu.com

TOPLUM OLARAK EN ÇOK İHTİYAÇ DUYDUĞUMUZ ŞEY

7/6/2007 · Kategori: Hayata Dair

 

Kolektif Şuur

Milletlerin hayatında en buhranlı dönemler, içtimaî değişim ve yeniden tekevvün aralıklarında görülür. Tıpkı bazı canlıların geçirdiği “metamorfoz” hâdisesine benzer şekilde, yenilenme süresince sancılar, sıkıntılar, zincirleme infialler, bazı şeylerin atılıp yeni bazı şeylerin geliştirilmesi gibi... Kitleleri gerilime sevk eden hâdiselerle, toplumda ferdî ve içtimaî bunalımların yaşanması kaçınılmaz olur. Bir de, yapılacak işler, daha önceden denenmiş bir kısım sabiteler esas alınarak yapılmıyorsa, dünya kadar yanlışlıklara girilebilir.. yer yer mantık ve muhâkeme hisse yenik düşebilir.. varsa, şöyle-böyle uyulması düşünülen plânlar, onların dışına çıkılabilir.. ve sığ, küçük projelerin dar çerçevesi içinde umumî âhenk bütün bütün altüst olup, genel tasavvur ve düşüncelerin hilâfına akla-hayale gelmedik handikaplarla karşılaşılabilir; dolayısıyla da yığınlar, hattâ onları idare edenler, aklî ve mantıkî olmaları gerektiği yerde -günümüzde çokça müşahede edildiği gibi - hissî hareket ederek yapma kuşağında çeşit çeşit yıkmalara sebebiyet verebilirler.
Milletlerin yeniden yapılanma veya inkılâp dönemlerinde, sık sık “kaderdenk noktalarının” yaşandığı çokça görülen hâdiselerdendir. Evet, her şey olabilme imkânları söz konusuyken, kitlelerdeki heyecan ve zirvedekilerdeki hırs yüzünden, o ana kadar gerçekleştirilen her şeyin yıkılıp gittiği ve yeniden başa dönüldüğü hiç de az görülen vak’alardan değildir. Bir kere, değişim ve inkılâp dönemlerinde, fertler, normal zamanlardaki durumlarından daha farklı bir hâl alır: Belli istikamette hareket eden, bir yerlere varmak isteyen, çevresindeki her şeyi de alıp aynı yöne sürükleyen kitlenin ayrılmaz bir parçası olarak tamamen ferdîlikten sıyrılır ve mâşerî bir varlık hâline gelirler. Artık böyle zihnî bir değişiklik geçiren bu insanlar, akıllı uslu fert mantığıyla değil de, kitle mantığının tesirinde hareket eder ve onun direktifleriyle oturur kalkarlar.
Böyle bir mantık, düşünme-taşınma, bugünü-yarını beraber hesap etme, bütünü-parçayı bir arada görme özellikleriyle her zaman tavsiye edegeldiğimiz “kolektif şuur”dan tamamen farklıdır ve ona rağmen bir anlayış ve hareket tarzıdır. Bunlardan birinde his, heyecan ve dolayısıyla da dengesizlik söz konusu olmasına karşılık; diğerinde mantık, muhâkeme, disiplin ve temkin esastır. Zahirde, her iki keyfiyet ve davranış tarzı da gelecek adına vaad ettiği şeyler itibarıyla aynı görünse de, bunlardan birinde, çok defa hareketin özüne ve hedefine ters neticelerin meydana gelmesi kaçınılmaz olmasına mukabil; diğerinde hiçbir zaman o ölçüde falsolar, fiyaskolar bahis mevzuu değildir.
Milletçe, ahlâk ve içtimaî hayatımızın âhenkle yürümesinin yanında varlık ve bekâmızın çok önemli esaslarından biri sayılan “kolektif şuur”un ruhu ve temeli dinî karakterimiz ve millî seciyemizdir. Bu açıdan da, kitle hareketlerinde her zaman müşâhede edilen yanlış ve falsolu davranışlara karşılık, kolektif şuurun disiplinli ve temkinli fertlerinin his ve heyecan yüklü hareketleri, onların alelâde zamanlardaki davranışlarına nispeten, değerler üstü değerlere ulaşır ve fevkalâdelikler arz eder.
Her zaman, yüksek mefkûre ve yüce gayeler hedeflenerek gerçekleştirilebilen hamle ve hareketler, fertleri yoğurur, şekillendirir ve birer mâşerî varlık hâline getirir. Herhangi bir hareketin plânlayıcıları, şayet, hissin önünde akla, heyecanın önünde müşâhede ve tecrübeye değer verir ve projelerini ilâhî mesajın aydınlığında gerçekleştirebilirlerse, çok defa hissî mantıkla hareket eden yığınlar dahi, duygu ve düşünce itibarıyla bu mantık ve muhakeme hareketinin tesirine girip, iş ve icraatlarında tedbir ve temkine ulaşarak, istikamet ve itidal insanlarıyla aynı çizgiye gelirler; düşünce ve temkin itibarıyla birkaç kadem önde bulunan seviye insanları da, onlarla aynı his ve heyecanı paylaşarak engin bir harman oluştururlar. Böylece, her zaman fikir ve tedbir insanı olamayanlar dahi, şuur ve idraklerine sızan bu şekildeki bir anlayışı paylaşmak, belli ölçüde kolektif şuur potasında yoğrulmak, hayatî bir mayalanma ve istihâleden geçmek suretiyle ideal bir toplumun fertleri olma seviyesine yükseleceklerdir. Böyle bir süreç içindeki bütün oluşumlar, sırlı bir kısım kuvvetlerin tesirinde meydana geliyor gibi görünse de, aslında bütün bunları hayatî bir menşee ircâ etmek mümkündür. Bu menşe’ din ruhuyla beslenmiş millî seciye ve karakterdir. Geçmişten bugüne, bu millî seciye sayesinde milletimizin bütün fertleri aynı duygu ve düşünceyi paylaşmış, aynı mülâhazalarla oturup kalkmış, aynı heyecanları yaşamış, aynı değerlerin kavgasını vermiş ve aynı mefkûreyi gerçekleştirmek için yarışmışlardır.
Evet fertler ve kitleler üzerinde başka faktör ve sâiklerin tesiri olsa da, milletin kendi ruh ve mânâ kökleriyle münasebete geçmesi söz konusu edildiği yerde bunlar çok sönük kalırlar. Millet fertlerinin maddî-mânevî tarihî dinamiklerle alâkası devam ettiği sürece, bu insanlar, tarih şuuruyla sık sık atalarının ruh feveranları içine girerek ve ayniyet ölçüsünde bir misliyetle, benzerî kahramanlıklar sergiler ve yeni bir düşünce tarzı, yeni bir dünya görüşü ve topyekün dünyanın, içtimaî coğrafyasına müessir olabilecek yepyeni kriterler ortaya koyabilirler. Bu konuda, dünya ile hesaplaşma tarihimiz açısından, Mute’den Kadisiye’ye, Malazgirt’ten Çanakkale’ye; devletler arası muvazenedeki yerimiz itibarıyla da Medine’den Şam’a, Şam’dan Bağdat’a, oradan da İstanbul’a uzanan çizgide dünya kadar misâl göstermek mümkündür; ama biz okuyucunun firaset ve tedaîler dünyasına güvenerek bu hususu şimdilik noktalayıp geçiyoruz.
Şimdilerde, ülkemiz, bağlı bulunduğumuz dünya ile beraber bir kısım değişim ve dönüşümler sath-ı mailine girmiş sayılır. Peşi peşine inkılâpların yaşanacağı böyle bir geleceğe yürürken, millet ruhunun muhafaza edilmesi, ferdin de kitlenin de tedbir ve temkin eksenli bir anlayışa getirilmesi, yığınları feveran ve provokasyonlara sürükleyecek düşünce, eğilim ve davranışlara meydan verilmemesi, varsa, mevcut tahrik odaklarının üzerine gidilmesi en az irşad ve cihad kadar belki ondan da önemlidir. Duygu ve düşünce itibarıyla, kolayca, sevgiden nefrete, beraberlikten ayrılığa, müşterek hareket etmekten dağınıklık ve başıbozukluğa düşebilecek yığınların, acelecilik ederek veya bir kısım maceracı ruhların tesirinde kalarak hem kendilerini hem de mensup oldukları milleti olumsuzluklara itmelerine kat’iyen fırsat verilmemelidir. Verilmemeli ve nazarlar sürekli Kitap ve Sünnet’in samimî temsilcilerine çevrilmelidir. Vahiy yörüngeli kolektif şuurun da birer aydınlık rüknü sayılan bu insanlarda, nam u nişan yerine mahviyet, tevazu ve hacalet, hodgamlık yerine diğergâmlık, şahsî çıkar mülâhazası yerine toplumun menfaatlerini düşünme esprisi hâkimdir.
Bunlar, toplumun bugünüyle ve yarınıyla o kadar alâkadardırlar ki; yerinde, düşüncelerini kahramanca haykırmalarına karşılık, zaman zaman “kuluçka”, “folluk” deyip yumurta ve civcivlere zarar vermemek için tir tir titrer, akla hayale gelmedik tezyiflere, tahkirlere katlanır ve bir “lâ havle…” çekerek, köpük köpük magmalar gibi his ve heyecanlarını sinelerine hapseder, sonra da hiçbir şey olmamışçasına yürür giderler. Gerektiğinde güle güle ölüme doğru yürümekten, hayretengiz bir yiğitlikle başkaları için kendilerini feda etmekten ve yine bir itfaiyeci gibi yerinde seve seve kendini ateşlere atmaktan geri durmayan bu hissî ruhlar, yaptıkları her şeyi bir vazife şuuru ve ibadet neşvesiyle yapar.. yapıp ettikleri şeyler karşısında kimseden şükran beklemez.. yardım edilecek kimselerin yardımına vaktinde koşmamayı affedilmez bir nakîse ve vefasızlık sayar ve tereddüt göstermeden kendilerini sorgularlar.
Bunlar, her zaman ümitle yaşar.. ümitlerine göre idealize ettikleri plân ve projelerini destekleyecek, gerçekleştirecek maddî-mânevî dinamikleri değerlendirmede kusur etmez.. bütün bunlardan sonra da, ihlâsa mazhariyet ve Allah hoşnutluğu dışında hiçbir beklentiye girmez.. hizmetine ve talepsiz sancılarına terettüp eden mükâfat, mevhibe ve vâridâtı da, her zaman ya bir “istidrac”1 endişesi veya “tahdîs-i nimet”2 mülâhazasıyla hatırlar; korkularını yutkunarak, sevinçlerini de Hakk’a itimadın neşideleri hâline getirip mırıldanarak ifade eder ve hep birer temkin insanı olarak yaşarlar.
Bunlar, aynı zamanda boş birer teslimiyet insanı da değillerdir. Allah’a tevekkül, teslimiyet ve tefvizleriyle beraber, çevrelerinde olup biten hâdiseler karşısında son derece duyarlı; duyarlı oldukları kadar da infiallerinde keskin ve kararlıdırlar. Ne dünyevî işlerinde ne de âhirete ait meselelerde, kat’iyen hislerine takılıp kalmaz.. hamle ve hareketlerini ilâhî emirlerle tartar.. akıl ve mantıklarında beşerî idrak seviyesini gözetir, varlık adına tespitlerini ona göre yapar ve yorumlarlar.. varlığımızın tabiat içindeki yer ve konumunu belirleyerek eşya ve hâdiselerle zıtlaşmayı netice veren davranışlardan sakınır ve hep tekvînî emirlerle uyum içinde kalmaya çalışırlar.
Evet, bizim olacağı ümidini beslediğimiz aydınlık geleceğe emin adımlarla yürüyebilmemiz için, sadece hulâsasını sunacağımız şu hususları çok hayatî kabul ediyoruz:
* Bütün millet, hususiyle de aydınlarımız, geçmişimizle mutlaka barışmalıdır.
* Gelecek adına gerçekleştirmeyi plânladığımız her türlü yenilenme ve inkılâplar, tarihî dinamiklerimiz ve mânâ köklerimiz esas alınarak projelendirilmelidir.
* Böyle hayatî bir meseleye kat’iyen politika bulaştırılmamalı ve çıkar mülâhazaları karıştırılmamalıdır.
* Ayrıca, her şeye rağmen, bu istikamette hareket ve hamlelerin bir kısım komplikasyonları da olabileceği endişesiyle hep tedbir ve temkinle yürünmeli; gençlik heyecanı ve maceracıların sorumsuzca davranışlarına meydan verilmemelidir. Hem öyle meydan verilmemelidir ki, onur ve gururlarımızın rencide edilmesi karşısında bile, yüce mefkûremiz hatırına heyecanlarımızın ağzına sabır fermuarları vurulmalı ve diş sıkıp her şeye katlanılmalıdır.
* Yıkmadan önce, yıkılacak şeylerin yerinde nelerin yapılmak istendiği kararlaştırılmalı; sonra varsa, o eski, köhne, geçersiz şeyler yıkılmalıdır. Her zaman “yıkmak yapmak içindir” felsefesiyle hareket edilmeli, yıkılacak şeye kazma çalmadan evvel, yapılacak ne ise, mutlaka onun maketi dikilmelidir.
* Yapılacak her işte, karar ve aksiyon, ilim, irfan ve tedbirle beslenmeli; azim ve gayret de, araştırma ve vukufla desteklenmelidir ki, yapmaları yıkmalar takip etmesin.
Şu anda yolların ayrımında ve yine bir “kaderdenk” noktasında bulunduğumuzda şüphe yok. Hâl ve konumumuzun nezaketini idrak ederek, içinde bulunduğumuz zaman dilimini, büyük düşünce, büyük plân ve peygamberâne bir azimle değerlendirebilirsek, dünyada her milletten daha fazla olan kaderdenk noktasındaki şansımızı bir ikbal yıldızı hâlinde parlatabiliriz.
Hâlihazırdaki perişaniyetimiz, içtimaî, iktisadî tutarsızlıklarımız, bunların yanında iç ve dış fesat odaklarının sürekli körükledikleri kargaşa; bütün bunları zamanla aşacağımıza inancım tamdır. Sukutlar hiçbir zaman sürekli olmamış.. hâdiseler hep aynı istikamette cereyan etmemiş.. geceler ebedendam sürüp gitmemiş; gitmemiş ve zaman gelmiş harabeler yeniden umranlarla tüllenmiş.. hâdiseler dairevî cereyan etmenin cilveleriyle daha önce ağlattıklarını güldürmüş.. geceler gündüzlere yenik düşmüş ve her yan ışıkla kahkaha atmaya başlamıştır.


* Bu yazı Sızıntı dergisinin Kasım 1994 tarihli 190. sayısından alınmıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

GİZLİ HASTALIKLAR

30/5/2007 · Kategori: Hayata Dair

DOKTORLARIN ÇARE BULAMADIĞI HASTALIKLAR

-Kardan adama tekme atma veya bozmaya çalışma hastalığı,
-Yeni atılmış bir betona basma ve isim yazma hastalığı,
-Gazete ve dergilerdeki resimlere sakal, bıyık ve gözlük yapma hastalığı,
-En iyi arabayı ben kullanıyorum zannetme hastalığı,
-Kar topunun içine buz koyma hastalığı,
-Cep telefonu kullanımının yasak olduğu ortamlarda illede görüşme yapma hastalığı,
-Belediyenin duraklara koyduğu saatlerin yelkovan ve akrebini sökme hastalığı,
-Kumsalda deve güreşi yapma hastalığı,
-Şahin marka arabayı, Doğan görünümlü yapma hastalığı,
-Ağaçlara ve parktaki banklara kalp ve isim baş harfi kazıma hastalığı,
-Derslerini çalışıp sınıfını geçenleri inek sanma hastalığı,
-Mesleğimizdeki ünvanımızı İngilizce olarak söyleme hastalığı,
-Tiki olan insanların tikleri ile uğraşma hastalığı,
-İskambil kağıtlarından kule yapan birinin kulesini bozmaya çalışma hastalığı,
-Cep telefonu ile bağıra bağıra konuşma hastalığı,
-Reklam için duvarlara veya panolara yapıştırılan afişleri yırtma hastalığı,
-Tuvalet duvarlarını defter sanma hastalığı,
-Otobüs duraklarına "Ateşli sevişirim beni ara" yazma hastalığı,
-Trafikte bizi geçen bir aracı mutlaka yakalayıp onu geçmeyi ilke sayma hastalığı,
-Sinyal verir vermez şerit değiştirip, kazaya sebebiyet verdiğimizde sinyal verdik görmüyonmu deme hastalığı,
-Ara yollardan ana yola çıkacak araca yol vermeme hastalığı,
-Ünlü birini gördüğümüzde ona el sallama hastalığı,
-Ünlü birini gördügümüzde onunla fotoğraf çektirip çok samimiyiz havası verme hastalığı,
-Yaşamadığımız bir şeyi yaşamış gibi anlatıp ona kendimizi inandırma hastalığı,
-Otobüs durağa yanaştığında illede ön kapıdan inmeye çalışma hastalığı,
-Otobüs koltuklarını yırtma ve üzerlerine acayip acayip yazılar yazma hastalığı,
-Minibüs şoförüyseniz beğenmeseniz bile mutlaka kral fm dinleme hastalığı,
-Trafikte kırmızı ışıkta dururken, yeşil ışık yanar yanmaz kornaya basma hastalığı,
-Trafikte kırmızı ışıkta dururken burun karıştırma hastalığı,
-Kimsenin herhangi bir konu hakkında bilgisi olmadığını anladığımız anda o konu hakkında atıp tutma hastalığı,
-Elektrik, su, doğalgaz, vergi, trafik cezası vb.. faturaları son gününde ödeme hastalığı,
-Kar yağdığında eve bolca ekmek alma hastalığı,
-Grup halinde bir meydana konan güvercinlerin üzerine koşup onları kaçırmaya çalışma hastalığı,
-Evli olanların bekarlara sakın ha evlenme demesi hastalığı,
-Aynı filme giden insanların filmden çıktıktan sonra filmi birbirlerine anlatmaları hastalığı,
-18 yaşına geldiği gün bara gitme hastalığı,
-Eline silah geçen birinin hemen o silahla şaka yapma ihtiyacı duyması hastalığı,
-Arabayla yolda giderken tanıdık birini görünce arabayı şakadan onun üzerine doğru sürme hastalığı,
-Takım elbise giyince elini cebe sokma hastalığı,
-Tuttuğu takım galip gelince havaya silah sıkma hastalığı,
-Meslek arkadaşlarına mesleki şakalar yapma hastalığı

-İlk fırsatta siyasete girme hastalığı,

-Her siyasi problemde darbe olacak sanma hastalığı,

-Çıkartılmak istenen her kanuna muhalefet etme hastalığı,(Yeni teşhis kondu)

-Her şeye muhalefet etma hastalığı,(Epeyce yaygın)

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

POLYANNAGİLLERDEN BİR DEMET

2/5/2007 · Kategori: Hayata Dair

Aşağıdaki yazıyı İş arkadaşlarımdan Sayın Lale Hanım göndermiş. Kendisine çok teşekkür ediyor ve sizlerle paylaşmak istiyorum. Umarım iyimser yanımıza katkısı olur. En iyi motivatör insanın kendisidir. Siz istemedikçe hiç kimse motive edemez.

 

İYİMSER

BOMBA GİBİYİM...


Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her
zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta,
bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile, "Bu adam bu halde bile nasıl
iyimser olabiliyor?" diye. Birisi nasıl olduğunu sorsa; "Bomba
gibiyim" diye yanıt verirdi hep.
"Bomba gibiyim..." Jerry, doğal bir motivasyoncuydu. Yanındaki
insanlardan biri o gün, kötü bir gündeyse, Jerry yanına koşar, duruma
nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena halde
düşündürüyordu beni. Bir gün Jerry'ye gittim. "Anlayamıyorum" dedim.
"Nasıl oluyor da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun? Nasıl  başarıyorsun bunu?"

Her sabah kalktığımda odamda kendi kendime;

"Jerry, bugün iki seçimin var. Havan ya iyi olacak ya da kötü" derim.
Her zaman havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda
yine iki seçimim var. Kurban olmak ya da ders almak. Ben başıma gelen
kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden
şikayete geldiğinde, yine iki seçimim var. Şikayetini kabul etmek ya
da ona hayatın olumlu yanlarını  göstermek.
Ben olumlu yanlarını göstermeyi seçerim. "Yok yahu" diye dalga geçtim.
"Bu kadar kolay yani"

"Evet...Kolay..." dedi Jerry.

"Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır.
Sen her durumda nasıl davranacağını  seçersin.
Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin.

Sen havanın , tavrının iyi ya da kötü olmasını  seçersin. Yani sen
hayatını nasıl yaşayacağını seçersin" Jerry'nin sözleri beni oldukça etkiledi.
Onu uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek
yerine olumlu seçimler yaptığımda hep onu hatırladım. Yıllar sonra
Jerry'nin basına çok talihsiz bir olay geldi. Soygun için gelen hırsızlar Jerry'yi delik deşik etmişler.

Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.

Taburcu edildiğinde kurşunların bazıları  hala vücudundaymış. Ben onu olaydan altı ay sonra gördüm.
"Nasılsın?" diye sorduğumda; "Bomba gibi" dedi. "Bomba gibi" "Olay sırasında
neler hissettin Jerry?" dedim. "Yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm.

Ya yasamayı seçecektim ya ölümü. Ben yasamayı seçtim."
"Korkmadın mı? Şuurunu kaybetmedin mi?"

Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.

Bana hep "iyileşeceksin merak etme" dediler.

Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerken
doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum.
Bu gözler bana "Bu adam ölmüş" diyordu. "Bir şeyler yapmazsam,
biraz sonra ölü bir adam olacaktım" "Ne yaptın?" diye merakla sordum.
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı  ve bağırarak "herhangi bir şeye
ihtiyacım olup olmadığını" sordu. 'Evet' diye yanıt verdim.
"Var" Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.

Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım.
"Benim kurşunlara alerjim var!.."
Doktor ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım;
"Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi
değil"

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil,
kendi olumlu tavrının da büyük katkısı ile yasadı.

Yasaması bana yeni bir ders oldu. Her gün hayatımızı  dolu dolu yasamayı seçme

şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim ve her şeyin kendi
seçimlerimize bağlı olduğunu.

Bu yazıyı okudunuz. Simdi iki seçiminiz var:

  1. Unutup gitmek,
  2. 2. Yazıyı dikkate alıp kesip saklamak, arkadaşlarınıza göndermek.

Francie Baltazar Schartz'ın

yazısını okuduktan sonra düşündüm, iki seçimim vardı:

  1. Çöpe atmak, 2.   Birileriyle paylaşmak.

Ben seçimimi yaptım. Ya siz?..."
HER ZAMAN 'BOMBA GİBİYİM’ DEMENİZ DİLEĞİYLE...



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

NEYİ TEMSİL EDİYORUZ

30/4/2007 · Kategori: Hayata Dair

KARINCANIN TAŞIDIĞI SU
Nemrud İbrahim peygamber’in ateşte yakılması emrini verdikten sonra meydan yere odunlardan büyük bir yığın yapılmış. Odunları tutuşturmuşlar sonra. Alevler o kadar yükselmiş ki bulutların tutuşacağını sanmış çocuklar. Korkmuş kaçmış bütün hayvanlar. İbrahim peygamber’i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacaklarmış askerler. Atacaklarmış ki Nemrud’un ne güçlü bir kral olduğunu anlasın, görsün; bir daha ona karşı gelmesin İbrahim peygamber.

Bu sırada bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile koşa koşa gidiyormuş. Hem de boyu göklere varan cehennemi ateşe doğru. Başka bir karınca onun bu telaşını görüp sormuş hemen yanına yanaşıp: “Bu acelen niye? Nereye böyle?”

Ağzında bir damla su taşıyan karınca o bir damlayı ellerinin arasına alıp, “Duymadın mı” demiş. “Nemrud, İbrahim peygamber’i ateşte yakacakmış. İşte ateşin olduğu yere su götürüyorum.”

Bu sözleri duyan karınca kendini tutamayarak uluorta kahkahalarla gülmeye başlamış. “Sen şu ateşe dönüp yüzünü hiç bakmadın mı?” diye sormuş. “Ne kadar büyük. Senin bir damla suyun ona ne yapabilir ki?”

Su taşıyan karınca, “olsun” demiş.

 “Hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır.”

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »