Hasan Cemal
YÖK Başkanı'ndan Genelkurmay Başkanı'na...
Çarşamba, 02 Ocak 2008 08:54
Yeni YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ı tanımıyorum. Ancak yeni koltuğuna otururken, üniversitelerde yasakların kalkması ve bilimselliğin önemsenmesine ilişkin sözleri dikkatimi çekti.
Doğru sözlerdi.
Bizdeki üniversite düzeninin temeli 1980'lerin hemen başında askeri yönetimle atıldı.
12 Eylül'ün ürünüdür YÖK.
Özündeki yasakçı anlayışıyla en başta üniversite fikrinin kendisine aykırıdır. Yalnız türban yasağı ile değil, özgür düşünce ve akademik çalışma alanındaki kısıtlama ve ayıplarıyla demokrasiye hiç yakışmayan bir düzendir.
Hilmi Yavuz şöyle yazmış:
"YÖK Başkanı, üniversitelerin mali, akademik ve idari açıdan özerk, ama özellikle akademik açıdan özgür olmaları gerektiğini bildiriyor ki, bu bence son derece önemlidir.
Akademik özgürlük, evet!
Zira, bazılarının artık kendi düşüncelerine karşı bile olsa, muhalif fikirlere özgürlük tanımayı öğrenmeleri gerek.
Gerçek Aydınlanmacı Akıl budur.
Yoksa o dayatmacı, buyurgan Jakoben Akıl değil. Gerçek Aydınlanmacı Akıl, hem Prof. Dr. Atilla Yayla'yı hem de Doç. Dr. Şahin Filiz'i aynı toleransla (evet, aynı toleransla!) kabullenmekten geçiyor." (Zaman, 16.12.07, s.23)
Soru aklıma takılıyor:
Uzun yıllardır bu ülkede demokrasi ve hukuk düzenini sıkıştıran 'asker-sivil bürokratik kısırdöngü'nün en temel dayanaklarından biri olan YÖK düzeni 2008'de sona erebilir mi? Tayyip Erdoğan hükümeti bu kısırdöngüyü kırabilir mi?
Bilemiyorum.
Daha ilk günden itibaren yeni Başkan'a karşı bir muhalefet dalgası kabartılmaya başlandı.
Hatta bir Cumhuriyet Savcılığı tarafından YÖK Başkanı Prof. Dr. Özcan'ın Rektörler Komitesi'ndeki bir konuşması nedeniyle yasalara aykırılıktan soruşturma başlatıldı.
Olabilir.
Yargı'nın Anayasa ve yasalara ilişkin hassasiyeti elbette iyi bir şeydir; tabii her zaman, her konuda gösterilmesi kaydıyla...
Ama doğrusunu söylemek gerekirse, hukuk devleti açısından Yargı'nın 2008'de iyi sınav verdiği söylenemez.
Aklıma hemen 27 Nisan Muhtırası takılıyor. Askerin TBMM'ye, iktidar partisine, hatta yargıya "Gül Cumhurbaşkanı seçilemez!" diye vermiş olduğu muhtıra ne yazık ki görmezlikten gelindi Yargı tarafından.
Öyle değil mi?
Hatta bir idare mahkemesi, yapılan bir başvuru üzerine, gece yarısı muhtırasını idari tasarruf diyerek geçiştirebildi.
Bir örnek daha:
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, daha bu yakınlarda, 2 milyon oy ve 20 milletvekiline sahip DTP'yi kastederek "PKK, Meclis'e girerek legalleşti!" diye bir açıklama yaptı.
Savcılarımızın kılı kıpırdamadı.
Oysa yasa ihlalleri söz konusu.
Örneğin SBF öğretim üyelerinden Prof. Dr. Baskın Oran şöyle yazdı:
"Bu demeçle Org. Büyükanıt ulusun iradesini hiçe saymakla da kalmıyor, beş suçtan en az birini işliyor:
(1) DTP'nin terörist olduğunun kanıtı elindeyse, bunu savcılığa bildirmemek suçu... (TCK md. 284/3 gereği 1,5 yıla kadar hapis)
(2) Kanıtı yoksa, milletvekillerine hakaret suçu... (TCK md. 125 gereği 2 yıla kadar hapis, ayrıca hapis cezası)
(3) Kanıtı yoksa, TBMM'ye alenen hakaret suçu... (TCK 301/1 gereği 3 yıla kadar hapis)
(4) Kamu görevlilerine siyaset yasağını ihlal... (211 s. TCK İç Hizmet Kanunu Md. 43; ayrıca 1632 s. Askeri Ceza Kanunu md. 148/C gereği 5 yıla kadar hapis)
(5) Kovuşturma sürerken mahkemeyi etkilemek amacıyla beyanda bulunmak suçu... (TCK Md. 288 gereği 3 yıla kadar hapis)
Ben söylemiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti Kanunları söylüyor.
Açınız bakınız!
Genelkurmay Başkanı'nın anayasada dokunulmazlığı varsa, onu bilemem." (Radikal İki, 16 Aralık 07, s.3)
Ben de soruyorum:
Orgeneral Büyükanıt'ın dokunulmazlığı mı var?..
Sayın Savcılar;
İyi yıllar diliyorum.
Bu ülkede demokratik hukuk devletini lafta kalmaktan kurtarmak için daha hâlâ yapılacak o kadar çok şey var ki.
2007'de yapamadık.
Yan çizdik ne yazık ki.
İnşallah 2008'de telafi ederiz.
Yeni yılda kafama takılanlar dizisinin üçüncü yazısı yarın.
Kaynak: Milliyet
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
Bu başlık bir savunma değil gerçeklere bir bakışın açıklamasıdır.
Mahalle baskısı kavramı Üniversiteye gitmek isteyen başörtülü kızlarımızın durumu yüzünden ortaya atıldı. Peki neden Müslüman çocukların okumalarının önü kesilmek isteniyor. Veya İslamafobia nedir. Sadece islam korkusumu yoksa ekonomik rantın paylaşımından doğan korkumu. Önünüzde bir av var ve bunu diğer avcılarla paylaşmak istemiyorsunuz. Gücünüz yeterse diğer avcıyı kaçırıyorsunuz. Veya avı ürkütüp diğer avcının da yakalamasına müsaade etmiyorsunuz. Daha sonra yakalamak için. Ekonomik göstergeler laiklerin sömürü anlayışına yetmiyor. Av yeterli değil. Çünkü gözleri doymuyor. Her avdan sonra daha acıkmaya başlamadan yeni av peşindeler. Diğer avcıların aç olması onların umurunda değil. Egolarını tatmin etmek için daha çok avlamak istiyorlar. Müslüman avcıların avları yani ekonomik gelecekleri onların geleceklerinin önünde bir engel olarak görülüyor. Burada anlaşılması gereken önemli bir durum var. Devlet kapısını av olarak görenler, kendilerini üretimin bir parçası olarak görmedikleri için devlet kapısını müslümanların üzerine kapatma ihtiyacı duyuyorlar. Üretim korkusu olan, geleceğini devlet kapısına bağlayan laik görünüşlü çıkar çevreleri, devlet kapılarını müslümanlara kapatmayı kendilerine amaç olarak seçip, laiklik elden gider diyerek başörtülü kızların okumalarının önüne geçmek istiyorlar. İmam Hatip Lisesinde okuyan gençlerin önlarinin kesilmek istenmesi, bunun yanıda diğer meslek liselerinin de kurban edilmesinin altında yatan gerçek maalesef budur. Devlette olmak bir ranttır. Devleti yöneterek devletin elindeki sermayeyi paylaşmak devlet gücünü kullanarak istediği makamları eline geçirmek, varislerine de bu kapıları açık tutmak maksadı ile laik anti laik çatışması körükleniyor. Kendi çocukları için o kapılar daima açık kalsın istiyorlar. Diğerleri asgari çapta karınlarını doyurmakla yetinsinler. Malumunuzdurki I. Dünya savaşının çıkış sebebi de Osmanlının elinde bulunan petroldür. ABD’nin Irak’a saldırmasının altında yatan ana sebepte petroldür. Saddamın siyasi anlayışı ABD için önemli değildi.Onlara bir bahane gerekiyordu, o bahane de Saddam rejimi idi. Brezilya’nın nükleer santrallerine hiç kimsenin bir şey dediği york. Ama İran tarafında Nükleer santral yapılması demek Müslüman bir ülkenin dışa bağımlılığının bir ölçüde azalması ve enerji alanında kendi kendine yeter hale gelmesi demektirki işte ABD ve onun yandaşları böyle bir durumu kabul edemezler. Eğer sen nükleer santral yapabiliyorsan nükleer silahta yapabilirsin diyerek dünya kamuoyunu korkutma bahaneleri ile ekonomik rantlarının kapılarını aralamak için bahaneler üretirler.Eğer İran Nükleer santrallerini ABD’ye kurdurmuş ve pastanın büyük tarafını ABD’ye vermiş olsa idi bu gün bu kadar gürültü kopmazdı. İran Rusya’dan destek alıyor. Ekonomik rantı Rusya ile paylaşıyor. Bu Batı’nın işine gelmez. Aynı durumu Türkiye için ele alalım. Müslüman kimliğe sahip kişilerin ekonomik göstergelerinin yükselmesi demek Laik geçinen kimi çevrelerin ekonomik göstergelerinde gerileme demektir. Çünkü ekonomi inişler ve çıkışlar üzerine kuruludur ve bir devr-i daimdir. Bir taraf yükselirken bir taraf iner. Dünya sermayesi herkesin yükselmesine müsait değildir. En zengin madenlere ve petrole sahip Afrika kıtası bu gün açlık çekiyor, pek fazla madeni ve yer altı kaynakları olmayan Avrupa refah içinde yaşıyorsa bu başka türlü ifade edilemez. Onun için bir hedef gösterilmeli ve buna da islamcı veya kökten dinci gibi aşağılayıcı ifadeler bulunsun ki amaca ulaşmak kolaylaşsın. Yoksa avı ürkütmek avcının işine gelmez.
Güneydoğuda terörün kışkırtılması, ABD tarafından ısrarla teröre lakayt kalınmasının altında yatan acı gerçeklerden birisi de Güneydoğu Anadolunun terör bahanesi ile boşaltılması, sakinlerinin başka bölgelere göç ettirilerek arazilerin sahipsiz bırakılmak istenmesidir. Eğer ileride ( Allah korusun) bir bölünme gerçekleşirse boş toprakların yeni sahipleri tarafından paylaşılması ve rant sağlanması çok daha kolay olacaktır. Kuzey Irak’ta son yıllarda Yahudi kökenli Kürtlerin yerleştirilmiş olması, 1991 körfez harekatında 32. Paralelin kuzeyinin tecrit edilmesinin altında da bu planlar yatmaktadır. Olası bir Irak bölünmesinin ardından Türkiye’den toprak talebi gelecek ve Orta doğuda Kürt görünümlü bir yahudi varlğı ortaya çıkacaktır. ABD’nin büyük Ortadoğu Projesinin altında yatan gizli gerçek maalesef budur. Bu ULUSLAR ARASI BOYUTUDUR. İç piyasadaki boyutu ise Laik anti laik kavgasıdır. Bunun tek sebebide Devlet rantını paylaşmak isteyenlerin sayısını minimuma indirmek için Müslümanları karalamak ve devlet kapılarından uzak tutmaktır. Milletvekili seçimlerinde de Cumhurbaşkanlığı seçiminde de bu planlar aleni olarak gözükmekte idi. Çünkü Türkiyenin ekserisi müslümandır. Müslümanların pastaya ortak olması demek kendini devletin sömürücüleri olarak görenlerin işine gelmezdi ve yeni plan mahalle baskısı olarak piyasaya sürüldü.
Ahmet TÜRKAN 18.10.2007
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
Yorum yaz!
Ahmet Taşgetiren - a.tasgetiren@aksiyon.com.tr –
Sayı: 655 - 25.06.2007
TSK ve halkla ilişkileri
Asker askerî müdahalede güç kullanır. Güç varsa başka şeye de hacet yoktur. Herkes güç karşısında boyun eğer. Halk da güçten anlar. Halkla ilişkiler önemli ama, halk her şey de değildir... gibi bir yaklaşım. Bu, zaman zaman güç sahiplerini yoldan çıkaracak bir halet-i ruhiyedir. Askerî müdahale mantığında bu çok devreye girer. Ama bu, bir tür iç kanamayı da beraberinde getirir ve bir gün olur, en çok ihtiyaç duyulan zamanda halk nezdinde moral destek bulunmaz. Türkiye, şükür ki bu noktaya gelmemiştir. Ama kamplaşmalar iyiye götürmüyor Türkiye’yi...
Ben kamuoyu araştırmalarında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) “güvenilirlik” katsayısının en yukarılarda olmasını önemserim.
Elbet böyle olmalıdır. Çünkü hem ülkenin güvenliği ona emanet edilmiştir, hem de halk, çocuklarını o kuruma emanet etmektedir ki o kurum gerektiğinde can pazarında hizmet etmektedir.
O yüzden, TSK’nın güvenilirlik katsayısında bir puan bile düşme olsa, bunun dikkate alınması, sebeplerinin araştırılması gerektiğini düşünürüm.
Bana göre, ne TSK içinden ne de dışından herhangi bir askerî kişilik, bu güvenilirliğe halel getirecek davranış içinde olmamalı, daha doğrusu, böyle bir davranış TSK’nın üzerine yapışıp kalmamalıdır.
O yüzden “halkla İlişkiler” askerin savaşta ve barışta özen göstereceği bir meseledir.
Peki bu alanda bir sorun var mı?
Bence var.
Bence son dönemde bu sorunun büyüdüğü bile söylenebilir.
Askerin halkla ilişkileri iki alanda değerlendirilebilir.
Birisi muvazzaf olmayan askerlik hizmeti sırasında insanların geçici olarak yaşadıkları ve gözlemleri...
İkincisi, TSK’nın kamuoyuna yansıyan tavırları ile ortaya çıkan izlenimler...
Birinci hususa baktığımızda şu söylenebilir:
İnsanlar, gerek yedek subay olarak gerek er - erbaş olarak askerlik yaptıklarında, TSK’nın iç dünyasına ilişkin gözlemlerde bulunmaktadırlar. İstisnalar dışında hemen her insan, Ordu’nun içine girip çıkmakta ve bir izlenim edinmektedir.
Peki bu izlenim nedir?
Olumlu ve olumsuz diye nitelenebilecek izlenimler söz konusu mudur?
Ben, bu sorunun cevabının bizzat TSK tarafından araştırılması gerektiğini söylemek isterim. “Askerlikten dönenler çevrelerine komutanlar hakkında, genel ortam hakkında, askerin aslî misyonu olan güvenlik kapasitesi hakkında neler anlatıyorlar, bunun bıraktığı genel izlenim nedir, burada TSK tarafından telafi edilmesi gerekli bir negatif izlenim mevcut mudur?” Bunlar cevabı araştırılması gereken sorulardır, kanaatindeyim.
Gene ifade etmek istiyorum, halkın askere sonsuz güven duymasının öneminin altını çizerek bunların tesbit edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Şunu da ilave edeyim:
Eğer herhangi bir alanda negatif izlenim söz konusu ise, onların telafisi için gerekli tedbirleri almak da, TSK’nın sırtını yaslayacağı toplumun sağlıklı duruşu açısından büyük önem taşımaktadır.
İkinci alan, TSK’nın kamuoyuna yansıyan tavırları ile ortaya çıkan izlenimleri ihtiva ediyor.
Burada öncelikle, ‘Halkla İlişkiler’in hangi kapsamda bir olumlu ilişkiyi öngördüğünü belirlememiz gerekiyor.
Bunun cevabı aslında kısadır: Elbette 72 milyonu!
Yani, eğer kamuoyu yoklamalarında yüzde 90’lara uzanan bir ‘Güvenilirlik’i önemsiyorsak, bunun tekabül ettiği toplumsal yekûnun, halkla ilişkilerde olumlu izlenim için gerekli görülmesi tabiidir. Herhangi bir toplum kesimini ihmal etmeden, tüm toplumun ortak güveni...
Peki olan bu mudur?
Aslında son zamanlarda birçok kamuoyu yoklamasında TSK’nın güvenilirlik katsayısı yüzde 70’lerde gözüküyor. Geriye kalan yüzde 30’un ne olduğu elbet sorulmalı.
Ama bana göre, öteki yüzde 70’in duygu derinliğinde nelerin mevcut olduğu da araştırılmalı.
1960’tan bu yana Türkiye’de bir şeyler yaşanıyor.
Bir yanda halkoyu ile belirlenen siyasi yapı, öte yanda askerî müdahaleler...
27 Mayıs 1960.
12 Mart 1971.
12 Eylül 1980.
28 Şubat 1997.
27 Nisan 2007.
Bunlar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtilalden e-muhtıraya uzanan askerî müdahale tarihleri...
Genelde askerî müdahaleler, “halkın onu istediği” varsayımına dayanır. Gerçekten de asker müdahalesine “gel” diyen bir toplum kesimi mevcuttur. Ama bu ne kadardır? Halkın yüzde kaçını temsil etmektedir? Yoksa burada “yüzde” hesabından öte bir hesaba, “siyasal ağırlık” hesabına mı bakmak gerekir?
Görüldüğü gibi aslında ‘halkla ilişkiler’in kapsamı, rakamsal anlamda çok net bir şey değildir. Eğer yanılmak istiyorsanız, size “gel” çağrısı yapan küçük bir ‘yüzde’yi, halkın umumi daveti gibi değerlendirip harekete geçebilir, yaptığınız işten halkın çok mutlu olduğunu düşünebilirsiniz.
Ama ‘halkla ilişkiler’i gerçek anlamda önemsemek bu değildir. Güç odaklarının, seçkinlerin, güç karşısında yamulmaya hazır çevrelerin ötesinde, ‘millet derinliği’nde ne olup bittiğini görmektir gerçek halkla ilişkiler...
Halkın askerî müdahaleler hakkındaki kanaatini ölçmenin bir yolu, askerî müdahale ardından gelen seçimlerde ortaya çıkan halk tavrına bakmaktır. O ortam, askerî etkinin nisbeten azaldığı, nisbeten özgürlüklerin açıldığı ortamdır.
O seçimlerde ortaya çıkan sonuç, askerî müdahale ile devrilen, dışlanan, yok edilmek istenen siyasi çizginin “yeniden” ve “daha güçlü biçimde” dönüşüdür.
Hatta askerî iradenin işaret ettiği siyasi oluşumlar sandıkta özellikle cezalandırılmaktadır.
Nedir bu?
Türk Silahlı Kuvvetleri adına bu olgu objektif biçimde değerlendirilmiş midir? Halkın tepkisi neyedir, kimedir? Halk biraz da “inadına” bir tavrı neden benimser?
Halkın askerde olumlu bulmadığı şey nedir?
-Bizatihi siyasete müdahalesi midir?
-Halkın iradesini hiçe saymak gibi bir algı mı söz konusudur?
-Yoksa askerî müdahalelerin ideolojik - siyasi kimliği mi reddedilmektedir?
Bir tesbit şudur:
Askerî müdahaleler genelde CHP dışındaki siyasi kadrolara karşı yapılmaktadır. Bunların özelliği sağ, muhafazakâr, demokrat, milliyetçi, İslamî nitelikleri belirgin gibi sıfatlarla ifade edilebilir.
Bu görünüm, askerî müdahalelerin kurumsal anlamda üstlenildiğini farz edersek, TSK’yı, bu özelliklerin karşısındaki kampa yerleştirmektedir.
Asker, kendi çizgisini “Atatürkçü” diye nitelemektedir. Bu durum ise, Atatürkçülüğü de, yukarda ifade edilen özelliklerin karşısına yerleştirmek anlamına geliyor.
Soyut anlamda şu şunun karşısında gibi bir tasnif yapmak zor değildir.
Ama soyuttan somuta geçtiğinizde, yani taraftarlık ete kemiğe büründüğünde ortaya, kamplaşmalar çıkmaktadır.
İşin ilginç yanı, Türkiye nüfusunun yüzde 70-80 oranının askerî müdahalelere karşı olmasıdır, bir.
İkincisi, gene Türkiye nüfusunun yüzde 70 -80’inin, askerin müdahale ettiği görüş, düşünce, hayat tarzı cenahında yer almasıdır.
Askerî müdahale sonrası yapılan seçimlerin sonuçları bunu net biçimde ortaya koyuyor.
Bu durumda asker ‘güvenlik dışı alan’da ortaya koymuş olduğu tavırla ne yapmış oluyor?
Toplumun önemli bir çoğunluğu ile karşı karşıya gelmiş oluyor.
Hemen söyleyeyim: Bu oran yüzde 20 bile olsa, yüzde 30 bile olsa bana göre çoktur. Ama bu oran yüzde 50’nin üstüne çıktığı zaman, TSK için “toplumla ilişkiler” planında alarm zilleri çalmalıdır.
Şu yaşadığımız günlerde, askere fatura edilen o kadar netameli iş var ki...
Mesela, “Cumhurbaşkanlığı seçimi gerilimi geride ne bıraktı asker hesabında?” diye bir soru sorulmalı.
Mesela, “e-muhtıra ne kazandırdı TSK’ya?”
“Emekli askerler ekseninde geliştirilmek istenen ve arkasında askerin bulunduğu izlenimi verilen oluşumların TSK’ya artısı - eksisi nedir?” diye bir soru sorulmalı?
Kaç zamandır yazıp duruyorum, TSK, “Başörtüsü” ile ilgili bir faturanın hesabını yapmış mıdır? Halkta, “YÖK’ün arkasında asker var” izlenimi mevcutsa, bu bir imaj aşınmasına yol açmakta mıdır?
28 Şubat’ın “Halkla ilişkiler” açısından öz eleştirisi yapılmış mıdır?
28 Şubat neden Ak Parti hükümetini doğurdu?
27 Nisan süreci halkın nabzında nasıl bir hareketlenme sağlıyor?
Bir şeyden söz etmek mümkün:
-Asker askerî müdahalede güç kullanır. Güç varsa başka şeye de hacet yoktur. Herkes güç karşısında boyun eğer. Halk da güçten anlar. Halkla ilişkiler önemli ama, halk her şey de değildir... gibi bir yaklaşım.
Bu, zaman zaman güç sahiplerini yoldan çıkaracak bir halet-i ruhiyedir. Askerî müdahale mantığında bu çok devreye girer. Ama bu, bir tür iç kanamayı da beraberinde getirir ve bir gün olur, en çok ihtiyaç duyulan zamanda halk nezdinde moral destek bulunmaz. Türkiye, şükür ki bu noktaya gelmemiştir. Ama kamplaşmalar iyiye götürmüyor Türkiye’yi...
Bir şey daha: Türkiye, bir meydana dökülen şu kadar kişiden ibaret de değildir. ‘Derin millet’in nabzını tutacak bir yöntem geliştirmekte hayati yarar var.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!

ARTAN TERÖR VE ORTADOĞU POLİTİKASI
I.Dünya savaşının çıkışı Osmanlı Devletinin elinde bulunan petrolün (o zaman nafta deniliyordu) Osmanlı’ya bırakılamaz (Rus Çarının ifadesidir) olması fikrininin giderek taraftar bulması ve bu fikrin Osmanlı Aleyhine savaş çığırtkanlığına dönüşmesinin bir sonucu idi. Yoksa sırf Sırp prensi öldürüldü diye kimsenin dünya savaşı çıkartmak işine gelmezdi. Almanların savaş gemilerini kaçıyoruz süsü vererek boğazlardan içeri sokmaları ve doğruca Karadenize açılarak, üstelik Osmanlı bayrağı çekerek Sivastopol’u bombalamaları ve Osmanlı’nın bir oldu bitti ile I. dünya savaşına sokulması ardından montrö ateşkes ve sevr dayatmalarının arkasında petrol yatmakta idi. Lozan görüşmeleri esnasında daha sonra görüşelim diyerek ertelenen ve oldu bitti ile unutturulan Musulve Kerkük’ ün özel durumlarının görüşmeleri de hep bu senaryonun uzantısı idi. Bu gün de ABD’nin Irak’a saldırmasının ve Irak’ı ortadoğunun sefil devleti haline getirmesinin arkasında petrol ve ABD ‘nin İsrail lehine planladığı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) yatmaktadır. Kuzeyda zayıf bir Kürt Devleti ABD’nin ve Dolayısı ile İsrail’in işine gelmektedir. Şu anda Kuzey Irakı besliyorlar. Irak’tan ayrılabilmesini kolaylaştırmak için. Bizi kışkırtıyorlar kuzey Irak’a müdahele edelim. Kuzey Irak’taki Kürt yönetimini muhatap alalım. Bir süre çatıştıktan sonra ABD bize şunu diyecek. Yeter hadi siz çıkın. Biz PKK ile mücadele ederiz. Bu arada PKK’nın kaçışını büyük bir ihtimalle hızlandırıyor ve başka bir yerde konuşlandırıyorlar. Biz sınır ötesi harekata başlayınca şunu diyecekler. Hani burada PKK vardı. Siz Kuzay Iraktaki Kürtlere saldırdınız. Anlaşma yapın. Kimle anlaşacağız. Kuzey Irak Kürt Devleti ile. Bizim elimizle meşrulaştırmak isteyecekler. Ve ardından taraflar arsı görüşmeler meşruiyet hakkı derken oldu bitti ve ABD olası bir Kürt devletini tanıyıp bizimde tanımamızı sağlayacaktır. Sonra başka tavizler gelebilir. Türk Devleti kuvvetli bir devlet. Kuzey Iraka girer altını üstüne getirir ama arkada başka işler var. Şu anda pusu kurmuş bekliyorlar. Meşru Irak hükümetine yardım adına verilen silahlar güvenlik gerekçesi ile Kuzey Irak’a sevk ediliyor. Tabiki sadece güvenliktir deyip uyumayalım. Sınır boyuna yığınak yapıyorlar. Aylardır Kuzey Irak Peşmergeleri, ABD ve İsrailli profesyonel askerlerce eğitiliyor. Celal Talabani girmesinler diye dua ediyoruz diyor. Bunların hepsi palavra ve savaş kışkırtıcılığıdır. Girmesine gireriz ama nasıl çıkarız, bilemem. Önümüzdeki seçimleri dikkate alacak olursak bunu AKP’nin islami görüşü ile ilişkilendirip savaş kışkırtıcısı ir hükümet olarak gösterip darbeye zemin hazırlanması da bu işin başka yönüdür.
Her şeyi düşünüp ona göre hareket etmeliyiz. Savaş mahalle kavgasına benzemez. Topyekün milleti ilgilendirir.Türkiye’nin geleceğini ilgilendirir. Tarihe bakarsanız düşmanı küçük görüp savaşa giren ve helak olan pek çok devletleri görebilirsiniz. Karşınızda ne var, kim var, bu işi ne için yapıyor ve ne murad ediyorsunuz. Bunların iyi hesaplanması gerekir. Seçim ittifakına giren Partileri nazara alırsanız, savaş ittifakı yapan devletleri de nazara almalısınız. Savaş başka bir şeydir. Ve dünya eğer 3. bir dünya savaşına gebe ise bu 2. dünya savaşının mağlupları ile galipleri arasındaki rövanşa dönüşebilir. Hatta doğu bloku ile batı blokunun savaşına dönüşebilir. Bu konuların hepsine kafa yorup ona göre hareket etmemiz gerekir. Trükiye bir dönüm noktasındadır. Bu durumda sorumsuzca davranamaz. Basit oyunlara gelemez. Hele hele siyasi ihtiraslara asla gelemez. ABD Irak’a girerken Saddamı devirip çıkacaktı, 200.000 inin üzerinde kişi bu sırada can verdi. Kendilerini 4.000 kaybı var diye ABD kamu oyu nezdinde prestijleri sarsılırken oynadığı diğer oyunlarla prestij sağlamaya çalışıp İç savaşı körüklediler. Şimdi de ABD Dış ileri bakanı sıkılmadan; Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahelesini kasdederek Irak terörden çok sıkıldı diyerek adeta dalga geçiyor. Sanki kendi kendilerine başlatmışlar da ABD’nin bunda hiç kusuru yokmuş, gibi bir hava vermeye çalışıyorlar. Basına sızdığı kadarı ile gördüğmüz zulmün pek çoğu ABD askerleri eli ile işlenmiş cinayet ve tecavüzlerdir. Geri kalanı da ABD askerlerinin kışkırttığı cahil toplum durumuna düşürülen kişilerin elinden çıkmaktadır. ABD’ nin kışkırtması ile kardeş kardeşi katlediyor. Oradaki durum düzelmeden Kuzey’de de bizi bu zulmün içine sürüklemeye çalışıyorlar. ABD masum diğerleri cani gibi tavır sergiliyorlar. Buradaki asıl hedef Ortadoğunun kendisidir. Elindeki değerlerdir. Osmanlı ruhu tamamen söndürülmeye çalışılmaktadır.
Ahmet TÜRKAN.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!