http://ahmetturkan.blogcu.com

İNSANLARIN ZAAFLARI

25/8/2008 · Kategori: islami

4 büyük zaaf 

Efendimiz'in bizim adımıza korktuğu, bizim ise henüz farkına bile varamadığımız bu 4 zaafımızı bir gözden geçirelim.

Hangimizde ne kadarı var bir düşünelim.
4 zaafımızın açıklanması şöyle dikkatimize verilmektedir:
Efendimiz (sas) Hazretleri buyuruyor ki:- Ümmetim hakkında en çok korktuğum zaaflar: Karın büyüklüğü, (göbek bağlamak). Çok uyumak. Tembellik. Yakîn (iman) zaafı!
Efendimiz'in (a.s.m) haber verdiği korkulacak 4 zaafımız!
Göbek bağlamak: Hadisteki ifadesiyle "kiberü'l batın" kendini gaflete salıp çok yiyen,
yemek ve içmeyi hayatının gayesi haline getiren ve tabiri caizse, yemek için yaşayan ve tabii bunun neticesi olarak da olabildiğince şişmanlayan insan demektir ki, bu hal, Allah Resulü'nün dünya ve ukbâ hayatları adına endişe duyduğu insanların özelliğidir!
Demek ki göbek bağlamaya sebep olacak derecede yiyerek şişmanlamaktan korkmak gerekmektedir. Efendimiz bu zaafımıza dikkatimizi çekmektedir.
Çok uyumak: Çok uyku izafidir. Bazısına 8 saat uyku az, bazısına da 3 saat çok gelebilir.
Biz günlük uykumuzu azami 5 saate düşürmeli, ondan sonra da bunu tedricen daha aşağılara çekmeye gayret göstermeliyiz. Ancak, yeme ve içmesini disipline edemeyen, önüne konan her şeyi yemekten çekinmeyen insanın uykusunu disipline edip az uyuması mümkün müdür? Yani çok yemenin arkasından çok uyumanın gelmesi kaçınılmazdır. Bunu da unutmamak gerekmektedir.
Tembellik: Allah Resulü'nün dualarında, Allah'a sığınmış olduğu zaaflardan biridir tembellik.
İslam, varlıkların içinde hiçbirinin tembelliğine razı değildir. Hatta hiçbir yerde çalışmayıp tembelce bekleyen paraya bile zekat yüklemekle tembelliğe bir bakıma ceza vermekte, çalışmadığı için zekattan muaf tutma gibi bir müsamaha göstermemektedir.
Yakîn zaafı: İnancını bilmeme, gerektiğinde kendi çapında delilleriyle savunamama zaafı.
Yani Müslüman inandığı temel hakikatleri, kendi çapında ilme dayandırarak açıklayacak bilgiye sahip olmalı, inançlarını savunmaktan aciz duruma düşmemelidir. İnanmış insan, şüphelere meydan vermeyecek kesinlikte inancını öğrenmiş olmalıdır ki, imanında zaafa düşme tehlikesiyle yüz yüze kalamasın.
***
Bu 4 zaafın birbiriyle irtibatına gelince:
Bir insan abur cubur yemeye kendini alıştırarak göbek bağlamaya başlarsa, onun çok uyuması da, tembelliğe maruz kalması da, imanda yakın derecesine ulaşmaktan mahrum kalması da bu zaaflarının zincirleme sonucu olarak görülmelidir.
Bu sebeple denebilir ki, bir insan ihtiyaçtan fazla yiyorsa, onun çok şişmanlaması, tabir yerinde ise kilo insanı olması kaçınılmazdır. Böyle kilo insanının kendini uzun uykudan kurtarması, bunun sonucu olarak da tembellikten korunması mümkün değildir.
Öyle ise mümin peygamberinin endişe ederim, dediği çok şişmanlıktan, çok uyku uyumaktan, bunların sonucu olan tembellikten ve inandığı hakikatlere ait bilgisizlikten, yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmalı, böyle zaaflara düşmekten korkmalıdır.
Konuyu şöyle de özetleyebiliriz:
Mümin göbek bağlayacak derecede yememelidir ki uzun uykuya mahkûm hale gelmesin, nakitten de kıymetli olan vaktini uykuda tüketmeye mecbur kalmasın. Bu beden tembelliğinin arkasından da zihin tembelliğine düşmesin, inancına ait temel bilgilerden mahrum kalmayı da normal bilgisizlik gibi sanmasın.

 Gönderen. Ömer Said

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ARAPÇA EZANIN SERBEST OLUŞU

13/8/2008 · Kategori: islami

Biliyor muydunuz, Türkçe ezanda Allah kelimesi dâhil her kelimeyi değiştirmişler, sadece bir kelimeye dokunmadan olduğu gibi bırakmışlardı.
Hangi kelime olduğunu izah edeceğim. Ama önce gelin, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, 18 Temmuz 1932 tarih ve 636 sayılı genelgesiyle ezan ve kametin Türkçe okunacağını bildiren kararının ardından, tam 18 yıl boyunca Türkçe okunan ezanın ilk defa Arapça okunduğu gün Edirne'den Artvin'e, Sinop'tan İskenderun'a kadar tüm Türkiye'yi gözyaşlarına boğan günün hikâyesine bir göz atalım.
Tarih 16 Haziran 1950.
Yani tam 57 yıl öncesi.
Yer Sultanahmet Meydanı.

Bir dönem Diyanet İşleri Başkan Vekilliği de yapan, 2006 yılı mayıs ayında kaybettiğimiz Yaşar Tunagür Hoca verdiği bir röportajda o günü şöyle anlatıyor: "Ezanın Türkçe okunduğu günlerdi. Cuma namazlarını Sultanahmet Camisinde kılmayı kendime adet edinmiştim. Cuma namazlarını meşhur Hafız Saadettin Kaynak kıldırırdı. Yani ilk defa Türkçe ezanı okumuş olan Hafız…
Yine böyle bir Cuma günüydü ve Sultanahmet camisine namaz kılmaya gidiyordum. Fakat her zamankinden farklı olarak caminin avlusunda büyük bir kalabalık ve telaş vardı. Ben ve yanımdaki arkadaşım, merakla cami avlusuna doğru ilerledik. Baktık ki caminin içinden çok, avluda insan var. Onlar bir şeyler duymuşlar ama biz henüz bilmiyoruz. Girdik içeri. Avluda baktık ki herkes yukarı bakıyor. Camiye giren falan yok. Herkes yukarı bakıyor. Birden cami minarelerinin bütün şerefelerinden, "Allahu Ekber! Allahu Ekber!" diye Arapça Ezan okunmaya başladı. Meğer caminin imamı olan Saadettin Kaynak, her bir şerefeye bir müezzin yerleştirmiş, birbiri ardına nasıl ezan okuyacaklarını da onlara güzelce tembihlemişti. Durumdan haberi olmayan caminin içindeki cemaat da Arapça Ezanı duyar duymaz kendilerini dışarı attı.
Avlu hıncahınç doluydu. Herkes İstanbul semalarını inleten Arapça Ezanı dinliyordu. 14 müezzin 6 minarenin 14 şerefesinden biri başlıyor, öbürü bitiriyor, yarım saate yakın sürdü ezan. Bunu, İstanbul'un diğer camileri takip etti… İstanbul'un bütün minarelerinden, yıllardır özlemini çektiğimiz ezan sedaları yükseliyordu göklere… Bir an için rüyada olduğumu sandım. Fakat bu bir rüya değil, gerçekti. Minarelerden Arapça Ezan okunuyordu. (Duygulandı ve gözlerinden akan yaşları sildikten sonra devam etti): Arapça Ezan sesini duyan herkes olduğu yerde durmuştu. Sanki yere çivilenmiştik; ben ve Sultanahmet Meydanı'nı dolduran bütün insanlar… Sokakta oynayan çocuklar bile oyunlarına ara verip, Allahu Ekber, Allahu Ekber'leri dinler oldular… O an anlatılmaz, yaşanır ancak… Büyük bir daüssıladan sonra, öz vatanımıza kavuşmuş gibiydik… Allah bir daha göstermesin o günleri…"
Türkiye ayakta…
O gün ülkenin dört bir yanında benzer manzaralar yaşandı.
Ezanın Arapça okunmasına imkân kılan Meclis kararı o gün radyolardan ilan edilince, Türkiye'nin dört bir yanında halk sevinçten sokaklara döküldü. Tüm gözler minarelere çevrildi ve ilk ezan sesi beklenmeye başlandı. Halk sevinçten çılgına döndü. Gözyaşları tüm Türkiye'de sel olup aktı. Yasanın 17 Haziran 1950 tarihli resmi gazetede yayınlandığı gün, aynı zamanda Ramazan ayının da ilk günüydü. Bu durum halktaki duygu yoğunluğunu daha da artırdı.
Gelelim yazıya başlık olan ayrıntıya.

Aralarında Hafız Burhan, Sadettin Kaynak, Hafız Nuri gibi isimlerin bulunduğu komisyonun çevirisini yaptığı "Türkçe ezan" metni şöyleydi:

''Tanrı uludur, Tanrı uludur
Şüphesiz bilirim, bildiririm
Tanrı'dan başka yoktur tapacak.
Şüphesiz bilirim, bildiririm
Tanrı'nın elçisidir Muhammed.
Haydin namaza, haydin namaza
Haydin felâha, haydin felâha
Tanrı uludur, Tanrı uludur
Tanrı'dan başka yoktur tapacak.''
İşte o kelime…
Ezanın Türkçeye çevrilmeyen tek kelimesi 'felâh' oldu.
Sebebi, halkın felah kelimesinin 'kurtuluş' anlamına geldiğini bilmemesini sağlamak ve ezan okunurken, "haydin kurtuluşa" manasına gelecek bir çağrıda bulunmamaktı.
Allah'a ulaşmak özgürlüklerin en güzelidir. O an tüm dünyevi ayak bağlarından sıyrılır ve başka bir boyuta geçer insan. Namaz bu duygunun en yoğunluklu yaşandığı andır. O an kendine gelir ve her şeyiyle Rabbine döner insan. Kula kul olmaktan kurtulur. Hani Milli Şairimiz Mehmet Akif, "O rükû olmasa dünyada eğilmez başlar…" der ya… İşte namaz insana, Allah'tan başka kimseye boyun eğmemeyi talim ettirir.
İşte ezanı Türkçeye çevirenler, 'felah' kelimesini de Türkçeye çevirip "haydi kurtuluşa" anlamına gelen bir çağrıya zemin hazırlamamakla, namazın temel fonksiyonunu acaba nasıl etkisizleştirebiliriz düşüncesinde olmuşlardır. Şimdilerde ara ara aynı düşünceyi seslendirip "millet anlamıyor, Türkçe okunsun" diyenlerin amacı milletin anlaması değil, değerlerinden kopmasının kapısını aralamaktır.
Milletin değerleriyle cebelleşmeyi kendine vazife edinen dünyanın başka neresinde bu tür insanlar vardır acaba? Çok yazık. Çok şükür o günler geride kaldı. Geri getirme heveslilerinin çabaları da kursaklarında kalmaya mahkûmdur.
Allah bugünlerimizi aratmasın

 
Alıntı

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Allah’ın işine bak, sır kapılık olay…

12/2/2008 · Kategori: islami

Osman Özsoy                   

yazaramesaj@gmail.com  


Başörtüsü ile üniversiteye devamı mümkün kılmaya matuf anayasa düzenlemesi Meclis’ten geçti ve imza için Çankaya’ya gitti.

İyi de, kimin önüne gitti? İmzayı kim atacak?

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, her an sürprizlere gebe…

Kimi milletlerin tarihinde uzun zaman diliminde ancak gerçekleşmesi mümkün olan olaylara ülkemizde kısa zamanda şahit olmak sürpriz olmuyor. Kızgın bir sacın üzerindeki yufkanın oklava ile zamanlıca çevrilip kıvam tutturulması gibi, görünmez bir el her şeyi evirip çeviriyor ve yeri geldiğinde her işi asan ediyor.

O kadar ki, milletin ensesinde boza pişirmeye alışkın olanlar bugünlerde hiç beklemedikleri bir anda enseye şaplak yemiş gibi şok üstüne şok yaşıyorlar. Hatta bu şokun etkisiyle millete öyle aptal muamelesi yapılıyor ki, ona da örnekleriyle yazının sonunda kısaca temas edeceğim.

Gelelim sır kapılık dediğimiz olaya…

Kapıdan çevrilince…

O görüntüyü bir hatırlayın…

Her halinden Anadolu evladı olduğu belli olan doçent unvanlı bir milletvekili ve yanındaki eşi adeta isyan halindeler. O kadar ki, içine düştükleri çaresizlik Hürriyet gazetesinin haberine göre milletvekilinin sözlerine şöyle yansıyor; "Moskova’da yaşıyor olsaydık, eşim böyle bir engelle karşılaşmazdı."

Konu malum…

Dönemin Kayseri milletvekili Sayın Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül, Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni kazanıp 8 Eylül 1998’de kayıt için üniversiteye gittiğinde türban engeliyle karşılaşıyor ve başörtülü fotoğraf verdiği için kaydı yapılmıyor. Çift o kadar üzüntülüler ki, o sorunu aşarak eğitim hakkını kazanmak için tüm iç hukuk yolları tüketip sonuç alamayınca 2002’de AİHM’de dava da açıyorlar. Gerisini biliyorsunuz.

Eşinin ve benzer durumdaki Anadolu evlatlarının içine düşürüldüğü mağduriyeti içine sindiremeyen Abdullah Gül bu konuda yapılan haksızlıkları çeşitli vesilelerle değişik platformlarda dile getiriyor. Hatta yapılan haksızlıkları o kadar net ifadelerle tanımlıyor ki, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 7.5.1999 günlü, SP.95 Hz.1999/116 sayılı Fazilet Partisi’nin kapatılması istemiyle ilgili açtığı dava dosyasında bu tür konuşmalarından örnekler de yer alıyor.

Bakın şu ifadeler dava dosyasından;

Fazilet Partisi Genel Başkan Yardımcısı ABDULLAH GÜL - Adalet, hukuk, demokrasi, insan hakları, özgürlükler, inanca saygı, eğer bu şeyler ayaklar altına alınmasaydı, bu millet kendi öz yurdunda garip, öz vatanında parya muamelesine tabi tutulur muydu? ... Hırsızlık yapanlar, boğazlarına kadar yolsuzluk yapanlar, çetelerle, mafyalarla kol kola gezenler, bugün laiklik zırhı içine bürünüp devletin en itibarlı koltuklarında otururlar mıydı? Sadece okumak istiyorum, başka bir şey istemiyorum diyerek sessizce okula gidenler, polis zoru ile, üniversite kapısından «başörtün var, sakalın var» diye atılır mıydı?

İşte bahsettiğimiz sır kapılık olay bu…

İşte o Abdullah Gül devletin başı olarak şimdi Çankaya Köşkü’nde… Meclis’ten geçen başörtülülere üniversite kapısını açması beklenen Anayasa değişikliği de imza için Abdullah Gül’ün önünde. Üniversite kapısından kovulan, Dışişleri Bakanı eşi olmasına rağmen başörtüsü nedeniyle Köşk’e alınmayan Hayrunnisa Gül ise first leydi olarak Çankaya Köşkü’nde…

Hani Nasrettin Hoca damdan düşünce, halden anlayanlara akıl danışmak için “damdan düşen gelsin” demiş ya… Bugün Sayın Gül’e önündeki düzenlemeyi imzalamaması için baskı oluşturmaya çalışanlar, dün başındaki örtü yüzünden kapı dışarı edilen bugünün first leydi’sinin feryadına kulak bile asmamışlardı.

Ülke kısa sürede nereden nereye geldi… Millet iradesi ne kapıları açtı.

Bakın ne duası etmiş…

Ben bu noktada neyi merak ediyorum biliyor musunuz? Başörtüsü nedeniyle üniversite kapısından çevrilen ve kaydı yapılmayan Sayın Hayrunnisa Gül ve onunla aynı acıyı paylaşan eşi Sayın Abdullah Gül o gün evlerine döndüklerinde ve hallerini O’na arz ettiklerinde ne diye dua ettiler ve ülkenin bu sorunu aşması için içlerinden neler geçti acaba?

Bakın bu noktada bir hatıramı anlatayım… Hayata geçirilmesi için çaba sarf ettiğim Sultan Kayıkları’nın Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayları arasında yapacağı seferlerin başlaması amacıyla Dolmabahçe Sarayı’nda bir program düzenlenmişti. Saray’ın halkla ilişkiler biriminde yeni işe başlamış genç bir kızın heyecanı, işi düzgün yapma çabası ve memnuniyeti her halinden belli oluyordu. İşe nasıl girdiğini ve ne zaman başladığını sorduktan sonra, “Annen sana ne diye dua ederdi” dedim. “Çocukluğumdan beri bana, -saraylarda çalışasın inşaallah- derdi” dedi. Sen şimdi nerde çalışıyorsun deyince, birden irkildi. Hiç aklıma gelmedi dedi. Şaşkınlığı uzun süre geçmedi. Yanımdaki gazeteci arkadaşlar da şaşırdılar duruma. 

Sakın ola duaları adet yerine gelsin diye kalpten geçen hisler ve dudaktan dökülen sözler saymayın. Gül çiftinin o gün üzüntüyle eve döndüklerinde Çankaya duası etmiş olduklarını falan kastetmiyorum. Sakın ola yanlış anlaşılmasın… Mazlumların iniltilerinin arşı nasıl ihtizaza getirdiğini ve yaralı yüreklerin sesini O’nun duyduğunu hatırlatmak için bu örneği verdim. Milletin ortak duaları ve ona uygun çabaları, milletin sorununu çözmesine katkı yaptı. Bu saatten sonra kuyruğu dik tutma çabasıyla suyu hala ters akıtmaya çalışanlara sükûnet tavsiye ediyorum. Milletle daha fazla inatlaşmayın.

411 mi büyük 103 mü?

Dün Doğan Grubu’nun tüm yayın organları ve Cumhuriyet gazetesi, Meclis’ten ezici çoğunlukla geçen anayasa değişikliğinin halkta karşılığının olmadığını yansıtmaya çalışan manşetlerle çıktılar. 411’i temsil edenler toplumda azınlık, 103’ü temsil edenler çoğunlukmuş gibi yansıtıldı. Sanki olmasını arzuluyorlarmış gibi, kaos çıkacağı havasını vermeye çalıştılar. Toplumun kendi içinde asla sorun etmediği bir konunun toplumsal kaosa neden olacağını iddia etmek sosyoloji doktorası yapmış Ertuğrul Özkök’ün aklına yatıyor mu acaba?

Meclis’teki görüşmeler sırasında CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, değişiklik teklifine oy verecek üyeleri 'namussuz, şerefsiz' olmakla itham edip 'Sümerlerde fahişeler örtünmüş' diyerek hakaretler etmiş. Meydanlarda edilen laflar da işin cabası. Bu kadar aşağılanmaya ve hor görülmeye bu kadar sabır gösteren milleti alın başınızın üzerinde gezdirin siz. Ama nereye kadar?

www.osmanozsoy.com

 

Kalemine sağlık Sayın Osman Bey

Ahmet TÜRKAN

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

YORUMSUZ

13/1/2008 · Kategori: islami

Hz. Ali ortak değerdir!

13 OCAK 2008, PAZAR 15:12:35


Hz. Ali Peygamber efendimizin en fazla değer verdiği sahabelerdendir. Alevilik bir mezhep ya da tarikat değildir. Kuran'ın karşısına başka bir kitabı, caminin karşısına cem evini koymak hiç değildir. Alevilik bahanesi ile islamın emirlerinin yerine getirilmemesi kabul edilemez.

Namazsızlık, oruçsuzluk, dinin emir ve yasaklarına lakayt kalma hiç değildir. Alevilik Hz. Ali'ya tabiiyet ise, Hz. Ali'yi sevmek ise hedef Hz. Ali gibi olmalıdır.

Bu sevgi ne aşırıya gidilip Peygamber sevgisinin önüne geçebilir, ne de tefrit edilip Hz. Ali'ye, Ehli Bey'te karşı düşmanlık noktasına getirilebilir.

İnsanın Hz. Ali sevgisini hayatında temel almasının İslam dini açısından da hiç bir mahsuru yoktur. Kendisine Alevi diyenler, Ali'yi sevenler, Ali gibi olmalıdırlar.

Kuran'ı Allah'ın insanlara gönderdiği mesaj, Hz. Muhammed'i de son peygamberleri kabul etmelidirler. Burada sorun yok sanırım.

Eğer Alevilik bu iki temel meseleyi kendileri açısından sorunlu görüyorlarsa, o zaman Müslümanlıkla, İslam Dini ile de sorunlu olurlar!

Gerçek Alevilik ile İslam Dini'nin gerçekleri arasında bir sorun yoktur. Ayrılık sunidir. Bu suni ayrılığın ortadan kaldırılması için Başbakan Tayyip Erdoğan'ın attığı adımlar gerekli ve doğrudur.

Hükümetin attığı son adım ülkede birlik ve beraberliğin temini için bu tür çabaların sürdürülmesi zorunludur. Fakat son yemeğin iyi bir başlangıç için başarılı olduğunu söylemek fotoğrafı iyi okuyamamak anlamına gelir. İslamın emirlerinin nasıl uygulanacağı, iyiliğin nasıl emredilip kötülüklerin nasıl yasaklanacağını Kuran bize öğretir.

Kuran ve Sünnet hem Alevilerin hem de Sünnilerin temel ve esas kaynağıdır. Madem öyledir, Kuran ve Sünnet'e aykırılıkları ayıklamak da çok kolay ve mümkündür. Alevilik bir mezhep ya da tarikat değildir. Tarihi bir realitedir. Alevilik iki kısımda değerlendirilmeli.

Gerçekten Hz. Ali sevgisinde hasbi ve samimi olanlar ile Aleviliği siyaseten kullanmaya çalışanlar, ve Aleviliği siyaseten kullananlar... Sünnilik ve Alevilik ayrımı da tamamen siyasidir. Bir konuda yanlış fikir taşıyanların hepsi aynı oranda sorumlu kabul edilemez. Dolayısıyla Alevilik konusunda "Toptancı anlayış" terk edilmeli, birlik ve beraberlik çabaları sürdürülmelidir. Çünkü Hz. Ali ortak değerimizdir.

Nuh GÖNÜLTAŞ-BUGÜN

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »